Asıl Aşk

Aşk, sevgi, muhabbet… İnsanı insan yapan hisler… Severiz çünkü kendimize yakın buluruz. Severiz çünkü sevilmek isteriz. Severiz çünkü aslında kendimizi seviyoruzdur, onda kendimizde olanı veya olmasını istediğimiz şeyi görmüşüzdür. Bazen de severiz fakat çünküsünü bile bilemeyiz.

Sevilmeye en layık olan nedir? Cevap kesin ve net: Cenab-ı Allah’tır. Çünkü hiçbir güzellik yoktur ki onda bulunmasın. Gönül güzele meyleder. Güzellerin güzeli dururken… Allah celle celalühü başka şeyleri sevmeyin demiyor, en çok beni sevin diyor, başka şeyleri de sevebilirsiniz ama sıralamayı doğru yapın buyuruyor.

Allah rasülünü severiz çünkü Allah en çok onu seviyor. Mübarek kitabımızı severiz çünkü Allah’ın kelamı. Allah dostlarını severiz çünkü Allah onları seviyor, onlar da Allah’ı seviyor. Hanımımızı severiz çünkü Allah rasülünün bana dünyanızdan üç şey sevdirildi diye buyurduğu güzelliklerden biri… Kocamızı severiz çünkü o bize Allah rızası için koca olmuş. Senin sevdiklerini severiz çünkü sen hep güzel şeyleri seversin.  Senin sevme dediklerinde uzak dururuz çünkü çirkin şeylerin hakikatini sen bizden daha iyi bilirsin. Hasıl-ı kelam, hakikatte yalnız seni severiz, diğer şeyleri de seni sevdiğimiz için…

Kişi sevdiğini memnun etmek ister. Onun yoluna baş koymak, onun yoluna kurban olmak ister. Onun rızası uğrunda türlü eza ve cefalara severek katlanır. O razı olsun da, gerisi önemli değildir o kişi için. Bir insan ki Allah onu seviyor, o da Allah’ı seviyor, bütün dünya ondan nefret etse ne önemi var. Bir insan ki Allah ondan razı değil, o kişi de Allah’ın rızasını umursamıyor, bütün dünya onu bağrına bassa ne önemi var. Mecazi aşklardan başımızı kaldırıp asıl aşka ne zaman yelken açacağız.

03.12.2006

Yorum (1) Yorum yaz!

Hayatı Sorgulamak

Hayat denen şey nedir? Şu dünyada yetmiş sene civarında yaşanan bir zaman dilimi değil mi? Hayatı bazen iyi bazen kötü, bir şekilde yaşıyoruz. Pekiyi, hiç hayatın manasını sorguluyor muyuz? Hiç kendi varlığımızın manasını anlamak için çaba harcıyor muyuz? Sorulması gereken sorular var. Bu soruları sorabiliyor muyuz? Daha da önemlisi bu soruları sorabilsek bile doğru cevaplara ulaşabiliyor muyuz? Sahi, bu hayat niçin var, bu dünya niçin var, biz niçin varız?

Çok düzenli bir kâinatta, çok düzenli bir dünyada yaşıyoruz. Bedeniyle, ruhuyla düşünebilmesiyle harika yaratıklarız. Gördüğümüz hiçbir canlıda olmayan düşünebilme özelliğine sahibiz. Kendi kendimize sorular sorabiliyor ve cevap arayabiliyoruz. O halde biraz bu müstesna özelliğimizi, yani düşünebilmemizi kullanalım bakalım!

Milyonlarca yıldır insanlar doğuyor, çok çeşitli hallerde bir hayat sürüyor ve ölüyor. Bu devran böyle sürüp gidiyor. Milyarlarca insan gelip geçti bu dünyadan. Biz de bu dünyaya geldik ve kesinlikle bir gün buradan ayrılacağız. Asıl mesele şu: İçinde yaşamaya uygun, ayrıntılı bir şekilde her şeyi düşünülmüş bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı babalarımız dedelerimiz meydana getirmedi. Sonsuzdan beri var olması da imkânsız. O halde nasıl ve niçin var oldu? Kaç sene olursa olsun, hayatımız bitince ne olacak? Toprak olup yok mu olacağız? Bunca mükemmel düzen boşu boşuna mı var? Birbirine haksızlık yapanların yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak? Madem bu kadar mükemmel bir dünyada yaşıyoruz, her şeyi hazır bulduk, bütün bunları kim ve niçin hazırladı? Yoksa kendi kendine mi var oldu? Kendi kendine olması mümkün mü? Böyle şeyleri düşünüp sorular sorup cevaplar aramakla boşa vakit mi kaybediyoruz yoksa doğru mu yapıyoruz? Hayatın manasıyla ilgili bir şey düşünmekten kaçarak, manasızca, gayesizce bir hayat sürmek doğru mu? İnsanların az denemeyecek bir kısmı böyle bir hayat sürüyor. Biz de mi o bedbahtlardan olalım?

Soru çok… Sorulması gereken sorular var, sorulmaması gereken sorular var, sorulması gereksiz sorular var. Birinci aşama doğru soruları sorabilmek, ikinci aşama doğru cevapları bulabilmek, son aşama da bulunan doğru cevapların gereklerini elimizden geldiğince yapabilmek. Bir şeyler yapmanın vakti geldi de geçiyor. Çok geç olmadan haydi başlayalım. Allah hepimize doğru yolu bulmayı ve o yolda sabit kalmayı nasip etsin. Âmin.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kâinatın Başlangıcı ve Nizâmı

Kâinat ne kadar zamandır var ve nasıl oluştu? Kâinat hep var mıydı? Gelecekte de hep olacak mı? Buna benzer sorulara cevap arayalım. Dünya da uzaydaki gök cisimlerinden biri olduğuna göre kainattaki gök cisimlerinin ne zaman ve nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışalım.

Geçmiş yüzyıllarda insanlar genellikle kâinatın sonsuzdan beri var olduğuna inanmaktaydı. Ancak yirminci yüzyılda yapılan araştırmalar ve bulunan sonuçlar durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi. Uzak gök cisimlerini inceleyen bilim adamları bu cisimlerin renklerinin kırmızıya doğru meyilli olduğunu keşfettiler. Bilinen fizik kurallarına göre uzaklaşan cisimlerin renkleri kırmızıya kayıyordu. Bütün gök cisimlerinin birbirinden uzaklaştığı keşfedildi. Bu uzaklaşmadan yola çıkarak çeşitli hesaplamalar yapılmış ve kâinatın yaklaşık on beş milyar yıldır genişlemekte olduğu bulunmuştur. Yaklaşık on beş milyar yıl geriye gittiğimizde ise tüm gök cisimleri birbirine yaklaşacak, kâinattaki tüm madde ve enerji tek bir noktada toplanacaktı. Bu nokta sıfır hacimde ve sonsuz yoğunluk ve sıcaklıktaydı. O zamanlar zaman bile yoktu. Kâinat kavrayamayacağımız kadar küçük olan ve kâinatta mevcut olan tüm şeyleri içeren bu noktanın patlaması sonucu oluşmuştu. Aslında sıfır hacim bir nevi yokluğun ifadesiydi. Kâinat yoktan var olmuştu. Büyük patlama diye isimlendirilen bu teoriye yapılan bir itiraz, bu patlamanın kalıntılarının olması gerektiğiydi. Kâinatın her yanında bu patlamadan kalan radyasyonun keşfiyle bu itiraz da bertaraf edilmiştir. Ayrıca büyük yıldızlarda hidrojen sürekli helyuma dönüşerek enerji ortaya çıkarıyordu. Hesaplanan hidrojen helyum oranı da bu işlemin kâinatın hesaplanan başlangıç zamanıyla aynı zamandan beri devam etmekte olduğuydu. Bilim dünyası kâinatın yoktan var olduğunu kabul etmiş, kabul etmek zorunda kalmıştır. Fakat bu patlamaya neyin sebep olduğunu ve niçin meydana geldiğini açıklayamamışlardır. Yoktan var olan bir kâinatın durup dururken kendiliğinden meydana gelmiş olması ise hiç mantıklı değildir.

Yine bilinen fizik kurallarına göre her şey bozulmaya doğru gitmektedir. Özel bir çaba harcanmadan hiçbir şey kendiliğinden daha iyi hale dönüşmemektedir. Yeryüzü sürekli aşınmakta, radyoaktif elementler sürekli yarılanmaktadır. Eğer kâinat sonsuzdan beri var olsaydı şu an ne yarılanmaya devam eden bir radyoaktif element kalırdı ne de bozulmamış herhangi bir şey kalırdı. Eğer sonsuzdan beri var olmayan bir kâinatta isek ki böyledir, bunun bir başlangıcı ve bu başlangıcın bir açıklaması olmalıydı. En büyük soru ise tüm bunların niçin olduğuydu. Maalesef buna bilim cevap veremez, ilgi alanına bile girmez. Bu önemli soruya bile cevap veremeyen bir bilim nasıl olur da tek başına insana rehberlik edebilir. Bilim ve teknik iyi yönde de kötü yönde de kullanılabilir, hayatın manasını açıklamaz, insana doğru ve yanlış davranışları nasıl ayırdedeceğini de göstermez.

Kâinatın başlangıcı ve sonuyla ilgili İslam dininin söylediği ise kâinatın yoktan var edildiği, bir amaç için var edildiği, bir gün mutlaka yok olacağı ve insanların başka bir yerde tekrar diriltilip dünyada inandıklarına ve yaptıklarına göre azap veya mükâfat göreceğidir.

“O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (Enam Suresi, 101). “Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz” (Zariyat Suresi, 47). "O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır. O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahmân'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir." (Mülk Suresi, 2 - 4). "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Enbiya Suresi, 33). "Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38). Hem o göğü, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır. Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline! (Sad Suresi, 27)

İnsan kendine ve çevresine dikkatli baktığında ve düşündüğünde anlayacaktır ki her şey bir düzen içerisinde. Öyle bir düzen ki kendisinde hiçbir aksaklık, hiç bir yanlışlık olmayan, mükemmel bir düzen... Bu düzene sayısız örnekler verilebilir. Biz sadece birkaç tane vermekle yetineceğiz.

Şöyle uzaya doğru baktığımızda dünyanın hem kendi hem de güneş etrafında dönmekte olduğu ve kendi yörüngesinde ilerlediğini görürüz. Dünyanın güneşe olan uzaklığı yeryüzünde hayatın devamı için çok uygundur. Güneşin çevresinde dönen daha birçok gezegen vardır. Bunlar da hem kendi eksenleri etrafında hem de güneş etrafında düzenli bir şekilde dönmekteler. Güneş sistemi ise Samanyolu galaksisinin çevresinde dönmektedir. Samanyolu’nda güneş sistemine benzer çok sayıda sistem ve yıldız bulunmaktadır. Uzayda Samanyolu gibi milyarlarca galaksi bulunmaktadır. Bunların bir kısmı bizden o kadar uzaktadır ki ışıkları bize milyonlarca yıl sonra gelir. Çok uzak bir yıldızda bir patlama tespit edildiğinde aslında milyonlarca yıl önce olmuş bir patlamayı görüyoruz. Belki de o yıldız çok uzun yıllar önce parçalanıp yok olmuştur ama bizim bunu anlamak için daha epeyi beklememiz gerekiyor. Uzayda karadelikler diye bilinen ve her şeyi yutan bölgeler bulunmaktadır. Bizim bir şeyi görebilmemiz için ondan yansıyan ışığın tekrar gözümüze gelmesi gerekiyor. Karadelikler görülememektedir çünkü ışığı da yutmaktadır. Varlıkları etraftaki etkilerinden anlaşılmaktadır.

Yeryüzündeki hayata baktığımızda her şeyin insanın yaşamasına uygun olduğunu görürüz. Atmosferdeki gazların oranı ve yapısı bizim nefes almamıza uygundur. Ortalama hava sıcaklığı bizim yaşamamıza uygundur. Kendi bedenimize baktığımızda görünüş olarak mükemmel bir eserle karşılaşırız. Dünyanın bütün tasarımcıları bir araya toplansa ve tamamen kendi tasarımımız olan bir insan tasarlayalım deseler, insanın şu anki halinden daha güzel bir eser meydana getiremezler. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin Suresi, 4) Canlıları oluşturan hücrelerin yapısı, organların ortaklaşa çalışması, tabiattaki dönüşümlü düzen bize hep mükemmel bir tasarımı göstermektedir. Göz kulak gibi organların yapısı oldukça karışıktır. Bu organlarda da değişik parçaların ortaklaşa çalışması söz konusudur. Göz merceğiyle gözün iç tabakalarının aynı anda mevcut olması, kulak zarıyla kulağın iç kısımlarındaki daha karışık bölgelerin aynı anda var olması lazım ki görme ve işitme olsun. Aynı anda var olabilmeleri de bir tasarım sonucu aynı anda yaratılmış olmalarıyla mümkündür. Kendi kendine bu kadar karışık sistemlerin oluşmasını hangi aklı başında insan kabul edebilir?

Her eserin bir müessiri olmalıdır. Eser mükemmelse bunu meydana getiren şey de mükemmel olmalıdır. Biz inanıyoruz ki tüm kâinat, dünya, canlılar, bildiğimiz ve bilmediğimiz her şey Allah-u Teala’nın eseridir. Bundan daha doğru ve mantıklı bir açıklama olamaz. Her şeyin kendi kendine oluştuğunu, kendi kendine geliştiğini iddia etmek kadar akılsızlık olabilir mi? Bir odada çalışan bir bilgisayar bulsak, bu bilgisayarın kendi kendine var olduğunu, bilgisayarı oluşturan parçaların tesadüfler sonucu bir araya geldiğini söyleyebilir miyiz? Hâlbuki kendi vücudumuz ve etrafımızdakiler bundan kat kat daha karışık yapıdadır ve mükemmel şekilde işlemektedir. Sonradan meydana gelen şeyler kendiliğinden varolmaz, bir meydana getirenin varlığına muhtaçtır. Bunun aksini iddia etmek akılsızlıktır.

“(Acı ve tatlı) iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman Suresi, 19 - 20) Bu ayette birbirine temas ettiği halde karışmayan iki denizden bahsedilmiştir. Cebelitarık boğazında yapılan incelemeler sonucu Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in birbirine karışmadığı tespit edilmiştir. Zaten karışıyor olsalardı milyonlarca yıldır tuzluluk oranları eşitlenirdi.

"Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur." (Hac Suresi, 46) “İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: ‘Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” (Enam Suresi, 25) "Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. Fakat benden: 'Bütün insanlar ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım.' sözü hak olmuştur." (Secde, 13) "Allah'ın mahlûkunu ilk baştan nasıl yarattığını, sonra bunu tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır.' Gerçekten Allah her şeye kadirdir." (Ankebut Suresi 19-20) "Onlara: ' İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın.' denilince, 'Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?' derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler. (Bakara Suresi, 13)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Allah-u Teâlâ'yı Doğru Tanıyalım

Bedenin gıdası besin maddeleri olduğu gibi kalbin gıdası da Allah-u Teâlâ’yı bilmek ve sevmektir. Sevilmeye en layık olan Allah-u Teâlâ’dır. Sevgilerin en güzeli Allah’ı sevmek ve Allah için sevmektir. Kişi sevdiğine itaat eder, onun beğeneceği şeyleri yapmaya çalışır, hoşlanmadığı şeylerden uzak durmaya çalışır. Kişi sevdiğini çokça hatırlar. Allah-u Teâlâ’nın azabından korkarız ve bundan yine Allah-u Teâlâ’ya sığınırız. Allah-u Teâlâ’ın en sevdiği kişi peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Allah’tan sonra en çok peygamberimizi severiz. Ashab-ı kiramı severiz. Allah dostlarını severiz. Allahın sevdiği beğendiği her şeyi Allah için sever, Allah’ın sevmediği herşeyi Allah için sevmeyiz. Allah bir kişiden razı olduktan sonra insanların onu kınaması hiçbir önemi yoktur. Allah bir kişiye gazap ettiği zaman tüm dünya onu sevse hiçbir önemi yoktur. Allah’ım, kalbimizi senin sevginle ve senin sevdiklerinin sevgisiyle doldur. Bize doğru yolu göster ve o yolda daim kıl.

Allah en büyüktür sözünün manası da Allah diğer şeylerden büyüktür demek değil, diğer şeylere kıyas bile kabul etmeyecek kadar büyüktür demektir. Allah-u Teâlâ tüm kemal sıfatlar ile muttasıf, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Yani, Allah mükemmeldir, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün güzel özellikler onda vardır. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün eksikliklerden, çirkinliklerden uzaktır. Allah-u Teâlâ'yı hakkıyla ancak kendisi bilir. Biz ise bize bildirilen ve anlayabileceğimiz kadarını biliriz. Akıl Allah'ın zatını anlamaktan acizdir. Dinimiz Allahın zatını düşünmekten men etmiştir. Ancak sıfatları üzerinde düşünürüz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allah’ın yarattığı şeyleri düşünün, fakat zâtını düşünmeyin. Yoksa helak olursunuz.”

Allah-ü Teala bir cisim değildir, madde değildir. Varlığı başka bir varlığa dayanmaz. Allah ne yerdedir ne göktedir. Onun olmadığı bir yer yoktur. Yüzümüzden tarafa önümüz, tersi istikamete arkamız deriz, bunun gibi altı temel yön vardır. Allah-u Teala madde değildir ki onun için yön olsun. Maddeyi de yönü de yaratan odur. Nasıl namazın kıblesi kabe ise duanın kıblesi de göktür. Dua ederken ellerimizi gökyüzüne kaldırmamız haşa Allah gökte olduğu için değildir. "Gökte Allah var" demek Allah korusun insanı küfre götürür. dua ederken elleri göğe kaldırmakla Allah-u Teala'nın çok yüce olduğunu kastederiz.

Allah-u Teala görülebilir mi? Evet görülebilir. Allah'ın görüleceğine inanmayan müminler hariç cennette tüm müminler Allah-u Teala'yı göreceklerdir. Allah herşeye kadirdir ve kendini göstermekten aciz değildir. İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cennet ehlinin mertebece en düşük olanı o kimsedir ki: Bahçelerine, zevcelerine, nimetlerine, hizmetçilerine, koltuklarına bakar. Bunlar bin yıllık yürüme mesafesini doldururlar. Cennetliklerin Allah nezdinde en kıymetli olanları ise, vech-i ilahiye sabah ve akşam nazar ederler." Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sonra şu ayeti okudu. (Meâlen): "Yüzler vardır, o gün ter ü tâzedir, Rablerini görecektir" (Kıyamet, 22-23) (Tirmizi)

Allah-u Teala'nın Sıfatları:

Vücud: Allah-u Teâlâ vardır. Eğer Allah olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Her şeyin varlığı ona bağlıdır. Hiçbir şey kendiliğinden meydana çıkmaz ve kendiliğinden yok olmaz. Her şeyi var eden ve varlığını devam ettiren Allah’tır.

Kıdem: Allah’ın varlığının evveli yoktur. Allah daima vardı. Var olan şeyler ikiye ayrılır: kadim ve hadis. Hadis sonradan var olan şeylerdir ki Allah'ın gayrı her şey sonradan var olmuştur. Kadim olan ise daima var olmuş olan, bir başlangıcı olmayan Allah-u Teâlâ’dır.

Beka: Allah’ın varlığının sonu yoktur. Allah her zaman olacaktır. Var olan şeyler gelecekteki varlıklarına göre fani ve baki olarak ikiye ayrılır. Fani bir gün yok olacak şeylerdir ki Allah’ın gayrı her şeydir. Baki olan ise yalnız Allah’tır. Allah’ın yarattıkları Allah'ın dilemesiyle yok olurlar, tekrar var olurlar, değişikliğe uğrayabilirler. Allah ise bir başka kudretin eseri değildir ki onun dilemesiyle yokluğa gitsin. Her şey Allahın kudretinin eseridir, Allah ise kimsenin eseri değildir.

Vahdaniyyet: Allah-u Teâlâ her yönüyle birdir. Parçalara ayrılmaktan, eksilmekten, başka şeylere birleşmekten uzaktır. Onun eşi benzeri bulunmaz. "Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir." (Enbiya Suresi, 22)

Havadise muhalefet: Allah-u Teâlâ yarattıklarından hiçbir şeye benzemez. Sadece onun sıfatları hakkında düşünebiliriz. Hatıra ne gelirse gelsin Allah bundan başka bir şeydir. Allah, başka hiç bir şeye benzememekle vasıflanmıştır.

Kıyam bizatihi: Allahın varlığı kendinden dolayı gereklidir. Onun varlığı bir başka şeyden dolayı değildir. Onun var olması zorunludur. Allah’ı kim yarattı diye bir soru sorulamaz çünkü Allah kendiliğinden vardır ve bir başka şeye muhtaç değildir. “Şeytan, vücuda girerek, ‘seni kim yarattı’ diye sorar. O kişi ‘Allah yarattı’ dediği zaman, ‘Onu kim yarattı’ diye vesvese verir. Böyle bir vesveseyle karşılaşan kimse, ‘Ben Allah ve Resulüne iman ettim’ desin.” (Hadis-i Şerif, Buhari)

Hayat: Bilen dileyen yapan birşey hayat sahibi olmak zorundadır. Allah-u Teâlâ hem diri hem de dirilticidir.

İlim: Allah-u Teâlâ her şeyi bilir. Onun ilmi sonsuzdur. Biz ise Allah-u Teâlâ’nın bize izin verdiği kadarını bilebiliriz. Bizim ilmimiz Allah’ın ilmi yanında denizde bir damla bile değildir. Allah kalplerimizden geçirdiğimiz niyetlere kadar her an her şeyi bilir. Onun bilmediği hiçbir şey yoktur. "Allah, gaybı da, açık olanı da bilir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir." (Mü'minun suresi, 92) Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki, O, göğüslerin özünü bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. (Mülk Suresi, 13 - 14)

Semi' : Allah-u Teala herşeyi işitir. Onun işitmesi sese ve kulağa muhtaç değildir.

Basar: Allah-u Teala herşeyi görür. Onun görmesi ışığa ve göze muhtaç değildir.

İrade: Her şey Allah-u Teâlâ’nın dilemesiyle olur. O dilemeden hiçbir şey olmaz. İnsanlara da sınırlı bir dileme verilmiştir. İnsan güzel bir şey yapacağı zaman o şey ancak Allah’ın iradesiyle olur. İnsan kötü bir şey yapacağı zaman da Allah’ın dilemesiyle o kötülüğü yapabilir fakat Allah bundan razı olmaz. Allah için, bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda mecburiyet yoktur. “Allah dilediğini hemen yapar” (Hud Suresi, 107)

Kudret: Allah-u Teâlâ’nın gücü her şeye yeter. Allah’ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Allah dilerse içinde bulunduğumuz kâinat gibi milyarlarca kâinatı bir anda var edebilir ve yok edebilir. “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O, diriltir, öldürür, O, her şeye kadirdir.” (Hadid Suresi, 2)

Kelam: Allahu Teâlâ konuşma sıfatıyla sıfatlanmıştır. Onun konuşması harfe ve sese muhtaç değildir.

Tekvin: Allahu Teâlâ’dan başka hiç kimse bir şeyi yoktan var edemez, varken de yok edemez. O dilediği an dilediği şeyi var edebilir. “O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin Suresi, 82)

"Allah" lafzı Allahu Teâlâ’nın zatının ismidir. Geriye kalanlar ise sıfatlarıdır. Allah-u Teâlâ'nın Esma-ül hüsna diye bilinen pek çok sıfatı vardır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Akıl Herşeyi Kavrayamaz

Akıl Allah-u Teâlâ’nın büyük bir nimetidir. Bunun için ne kadar şükretsek azdır. Akıllı kimdir? Her şey akılla halledilebilir mi? Sadece aklı rehber edinmek doğru mudur? Bu gibi sorulara cevap arayalım.

Akıl ile zekâ farklı şeylerdir. Bir insan zeki olduğu halde akıllı olmayabilir, akıllı olduğu halde de zeki olmayabilir. Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Akıllı, Yüce Allah’a inanıp peygamberini tasdik eden ve emirlerini yerine getiren kimsedir.” Aklı olmayanın dini de yoktur. Akıl, hak ile batılı birbirinden ayıran bir nurdur. Akılla ilgili çok sayıda ayet vardır. "Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez." (Al-i İmran Suresi, 7)

Akıl sınırlıdır. Akılla verilen hükümlerde isabet edilebileceği gibi hata da edilebilir. Mesela bilimde kesin gözüyle bakılan bir teori bir asır geçmeden çürütülebilmektedir. Bir kişiye göre akla uygun olan bir şey bir başka kişiye göre mantıksız olabilir. Akıllar insanlar arasında eşit değildir. Aklın kavrayamayacağı pek çok şey vardır. Her şeyde sadece aklı kendine rehber edinmek akılsızlıktır. Bilim ve felsefe insanı her zaman doğru yola götürmez çünkü aklın ürünüdür.

O halde ölçü ne olmalıdır. İslamiyet akla uygun bir dindir fakat içinde aklın kavrayamayacağı çok şey vardır. Sadece aklı kendilerine ölçü alan kimseler sapıtmışlardır. Bizim aklımız mahdut olduğu halde Cenab-ı Allah herşeye kadirdir. Biz ondan gelen şeylere kalbimizle iman ederiz. Gözümüzle görmediğimiz şeylere inanırız. Allah’ın azabından korkar, nimetlerini ümideder, yalnızca ona sığınırız. "Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar." (Bakara Suresi, 3) İnsanı kesinlikle doğru yola götürecek olan şey ise sadece islamdır.

İnsanı doğru yola götürecek rehber Allah-u Teala’ın kitabı Kuran-ı Kerim, peygamberimizin sünneti... kısaca islam dinidir. Biz bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğuna karar verirken islama uygun olup olmadığına bakarız. İslama uygun değilse akla ne kadar mantıklı gelse de kabul etmeyiz. Dinimizde bulunan şeylerden aciz aklımızın kavrayamadığı şeyleri kabul ederiz. Aklımızı gerektiği kadar kullanırız fakat her şeyi akılla halletmek gibi bir çıkmaza girmeyiz.

Mesela miraç hadisesinin nasıl olduğunu bilemeyiz ama olduğuna kesin olarak inanırız. Çünkü miracın olduğu Kuran ve sünnetle sabittir. Cinlerin varlığına, meleklerin varlığına, ahiretin varlığına, cennetin varlığına, cehennemin varlığına aklımızla tecrübe etmesek de inanırız. Sadece sınırlı aklımızı kendimize rehber edinip hata ederek cehenneme doğru sürüklenmekten Allah’a sığınırız. Allah’ın ilmi ve kudreti sınırsızdır. Allah her şeye kadirdir deriz. Sadece aklımıza yatan şeyleri kabul etseydik peygamberimize değil aklımıza iman etmiş olurduk. Akılla herşeyi halledebilseydik peygamberlere ihtiyaç olmazdı.

Eski yüzyıllarda herşeyi akılla izah etmeye çalışan müslüman bir alim varmış. Bu konuda da çok başarılıymış. Allah'ın varlığını ve birliğini doksan dokuz delille ispat ediyormuş. Daha sonra aklının almayacağı konular da çıkmış karşısına. Bir açıklama yapamayıp bocalamış. Daha sonra bu adam İstanbula gitmiş ve orada hıristiyan olmuş. Bu defa da Allah'ın üç tane olduğunu (teslis) yüz delille ispatlamaya çalışmış!

Akıl dinimizde çok faziletlidir. Aklı kötülemiyoruz. Sadece aklı rehber edinmemeyi kötülüyoruz. Peygamber efendimize sual edildi ki:
-Ya Resulallah en âlim kimdir?
-En akıllı olandır.
-En çok kim ibâdet eder?
-Aklı en çok olan
-En faziletli kimdir?
-Aklı en üstün olandır.
Demek ki ilmi ve ibâdeti çok olan daha akıllıdır. Bir kimsenin akıllı olduğu nasıl bilineceği suâl edildiğinde Peygamber efendimiz (Haramlardan daha çok kaçan, hayırlı işlere daha çok koşan daha akıllıdır) buyurdu.
Aişe validemiz suâl etti ki:
-Ya Resulallah üstün olmanın ölçüsü nedir?
-Akıldır. Aklı çok olan daha üstündür.
-Herkesin üstünlüğü yaptığı işe göre ölçülmez mi? İyi iş yapan daha kıymetli değil mi?
-Ya Aişe insanlar, akıllarından daha fazla mı iş yaparlar? Herkes aklı nispetinde iyi iş yapar, ona göre de mükâfatını alır.

"Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak ederler." (Rad Suresi, 19) "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır." (Al-i İmran Suresi, 190) "Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir." (İbrahim Suresi, 52)

Yorum (yok) Yorum yaz!

İman, İslam ve İslamın Temel Kaynakları

Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "-Doğru söyledin" diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.

Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."

Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi.

Yabancı: "Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:

"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."

Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi." Hadis-i Şerif, Müslim, Nesâî, Ebu Dâvud, Tirmizî

İman, Allah-u Teala’nın peygamberimiz aracılığıyla insanlara bildirdiği her şeyin doğru olduğuna inanmak, Allah’ın varlığını, Peygamberimizin onun rasulü olduğunu, Kuran-ı Kerim’in Allah’ın sözü olduğunu ve içindeki her şeyin kesin doğru olduğunu kabul etmektir. Bir kişi Kuranın bir ayetini bile kabul etmese o kişi iman etmiş olmaz olamz. Bir kişi ben Allah’a inanıyorum ama meleklere inanmıyorum dese o kişi müslüman değildir. İman, inanılması gereken şeyleri eksiksiz olarak kabul etmektir. İman artıp azalmaz, ancak imanın nuru artıp azalır. Bir kişi ya inanıyordur ya inanmıyordur, arası yoktur. Şüphe eden inanmayan hükmündedir. İman inanmaktır, amel ise uygulamalardır. Ameller imandan bir parça değildir. Bir kişi namaz kılmıyorsa günahkar olur ama imanını kaybetmez.

İmanın şartları altıdır:

Allaha iman: Allah-u teala vardır, birdir, onun eşi ve benzeri yoktur, evveli ve sonu yoktur, varlığı bir başka şeye muhtaç değildir, her şeye gücü yeter, her şeyi görür, her şeyi bilir, bütün mükemmel özellikler onda vardır, o bütün eksikliklerden ve çirkinliklerden uzaktır.

Meleklere iman: Melekler Allah-u Teala’nın nurdan yarattığı varlıklardır. Sayıları çok fazladır. Günah işlemezler, Allah’a isyan etmezler. Meleklerde erkeklik dişilik yoktur. Yemezler, içmezler, yorulmazlar, usanmazlar. Allah-u Teala’ya ibadet ederler ve onun emirlerini yerine getirirler. Bu meleklerden en büyükleri Cebrail, Mikail, Azrail ve İsrafil’dir. İnsanların yaptıkları iyi ve kötü şeyleri amel defterlerine kaydeden melekler vardır. Her insanın bedeninde üçyüzden fazla melek görevlidir.

Kitaplara iman: Allah-u Teala nın bazı peygamberlerine gönderdiği kitapları vardır. Musa aleyhisselama Tevrat, Davud aleyhisselama Zebur, İsa aleyhisselama İncil, bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselama da Kuran-ı Kerim indirilmiştir. Ayrıca Adem, Şit, İdris ve İbrahim aleyhisselama sahifeler indirilmiştir. Tıpkı yeni bir anayasayla eski anayasanın hükmünün kaldırılması gibiKuran-ı Kerim’in gelmesiyle diğer kitapların hükmü kaldırılmıştır. Günümüzde Kur'an-ın dışındaki kutsal kitapların asılları bozulmuştur. Biz müslümanlar olarak incilin hazreti İsa'ya Tevratın hazreti Musa'ya indirilmiş haline iman ederiz, günümüzdeki haline değil.

Peygamberlere iman: Peygamberler Allah-u Teala’nın insanlara iletmek istediklerini anlatmak üzere gönderilen seçilmiş kimselerdir. Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre 124 bin, diğer bir rivayete göre 224 bin peygamber gönderilmiştir. Bunların ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu da peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bazı peygamberlere birkaç kişi inanmış, bazılarına ise hiç kimse inanmamıştır. Peygamberlere mucize verilmiştir. Peygamberler doğrudurlar, güvenilirdirler, Allahın buyurduklarını çekinmeden insanlara anlatırlar, zeki kimselerdir, günah işlemekten korunmuşlardır. Kuran-ı Kerimde peygamberlerden yirmi sekiz tanesinin adı geçmektedir. Bunlardan üçünün peygamber mi evliya mı oldukları şüphelidir.

Ahiret gününe iman: Hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildir. Bu dünya hayatı çok kısa ve geçicidir. Kalıcı ve hiç bitmeyecek olan hayat ise ahiret hayatıdır. Dünya ahiretin tarlasıdır. İnsan burada ne ekerse orada onu biçecektir. Ahirette gelmiş geçmiş tüm insanlar ve cinler yeniden diriltilecek, dünyada yaptıklarından hesap sorulacaktır. İmansız olanlar sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır. İmanlı fakat günahkâr Müslümanlardan affedilmeyenler bir süre azap görüp cennete gireceklerdir. İmanını ahirete götürebilmiş hiç bir kimse sonsuza kadar cehennemde kalmayacaktır. Ahirette Allah-u Teala’nın izin verdiği kişilerin şefaat etmesi haktır. Allah-u Teala’nın rızasını kazanan müminler ve günahları affedilen müminler derecelerine göre cennette sonsuz bir nimete kavuşacaklardır. Cennet nimetleriyle dünya nimetleri arasında sadece isim benzerliği vardır. Orada daha önce gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler vardır.

Kader ve kazaya iman: Kader Allah-u Teala’nın olmuş ve olacak her şeyi kendi ilmi gereğince bilmesi ve takdir etmesidir. Kaza ise kaderde olan şeylerin zamanı gelince Allahın iradesiyle meydana gelmesidir. Kaderin varlığı insanı sorumlu olmaktan çıkarmaz. İnsanlarda irade vardır. İnsan diler ve Allah yaratır. Kader konusunu akıl tam olarak anlamaktan acizdir. "İnsana ancak çalıştığı vardır." (Necm: 39) "Kaderi tartışma konusu yapanlarla ne oturun, ne de onlarla bu konuyu konuşun!" (Hadis-i Şerif: Ebû Dâvud)

İslamın şartları beştir: Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, senede bir ay ramazan orucu tutmak, zekat vermeyi gerektirecek kadar zenginse zekat vermek, hacca gitmeyi gerektirecek kadar zenginse ömründe bir defa hacca gitmektir. İslamın şartları hakkında ayrıntılı bilgi ilmihal kitaplarında mevcuttur.

İslamın temel kaynakları dört tanedir. Bunlar kısaca kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha diye isimlendirilir. Beşinci bir islami kaynak yoktur. Bilim ve felsefe islami kaynak değildir.

Kitap: Kitaptan maksat Kuran-ı Kerimdir. Kuran-ı kerim Allah kelamıdır. İnsanlara hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Yaklaşık altı yüz sayfa ve altı bin küsür ayetten oluşmaktadır. Kuran-ı kerimi isteyen istediği gibi tefsir edemez. Kuran-ı kerimi peygamberimiz açıklamış, tefsir alimleri de ona göre açıklamışlardır. İbn-ü Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim Kur'ân hakkında ilme dayanmadan söz ederse ateşteki yerini hazırlasın." Tirmizi.

Sünnet: Peygamberimizin sözleri, yaptıkları, başkası yaptığında hoş karşıladıkları şeylerdir. Peygamberimizin sözlerine hadis denmektedir. Peygamberimizin sözleri kaynaklarıyla beraber çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Bu kitapların en güvenilir ve meşhurları kütüb-i sitte yani altı kitap olarak isimlendirilen şu kitaplardır: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace. İmam Malik'e ulaştığına göre, Resulullah (s.a.v.)şöyle buyurmuşlardır: "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resulünün sünneti."

İcma-i Ümmet: Müctehid mertebesinde olan islam alimlerinin kitap ve sünnete dayanarak bir mesele hakkında karar almalarıdır. Müctehid, Kuran-ı kerim'i sünneti ve diğer tüm islami ilimleri çok iyi şekilde bilen, tüm bu gibi ilimlerin dışında Allah vergisi ledünni ilme de sahip olan ehli takva islam alimleridir. Tüm ashab-ı kiram müctehiddir, ehli sünnetin mezhep imamları müctehiddir, İmam-ı azam ve onun talebeleri olan İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed müctehiddirler. Bizler onların Kuran ve sünnete göre ictihad ettikleri şekilde islamı yaşarız. Müctehidler aldıkları kararlarda hata etseler bile onlar için sevab vardır. Buna tam olarak hata da denmez, ictihad farklılığı denir. Müctehid ihtihadında isabet ederse iki sevap, isabet edemezse bir sevap alacağı hadis-i şerifle sabittir.

Kıyas-ı fukaha: Fıkıh alimlerinin kitap sünnet ve icmadaki benzer hükümlere kıyas yaparak ihtiyaç duyulan hükümü vermesidir.

Müslümanlar itikadda ve amelde ehli sünnet mezheplerinden birine tabi olmak zorundadır. İnançla ilgili konularda tek hak mezhep ehli sünnet vel cemaat mezhebidir. Ehli sünnet, peygamberimizin ve ashabının inanç ve ameli üzerine olmaktır. Bunun da iki imam-ı vardır. İmam Ebu Mansur Muhammed Maturidi ve İmam Ebul Hasenil Eşari. Müslüman T ürklerin itikadda imamı genelde Maturidi hazretleridir. Amelde doğru mezhepler ise hanefi, şafi, maliki ve hanbeli mezhepleridir. Müslüman Türkler genelde hanefi mezhebindendir. Hanefi mezhebinin imamı İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleridir.

İslamın dört temel kaynağına dayanılarak ilmihal kitapları hazırlanmıştır. İlmihal kitaplarında hem itikadi konular hem de ameli konular ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Dinini öğrenmek isteyen bir müslümanın öğrenmesi gereken en önemli bilgiler ilmihal bilgileridir. İlmihal öğrenmek her müslüman üzerine farz-ı ayndır yani şahsi olarak yapması gereken bir fazdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Biz ve Bu Dünya Niçin Var?

"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) "Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz." (Enbiya suresi, 35) "O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (Mülk suresi, 2) "Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden (erkek ve kadın sularından) yarattık da onu işitici, görücü yaptık." (İnsan Suresi, 2)

Allah-u Teala dünyayı insan için, insanı da kendisi için yaratmıştır. İnsanlara akıl ve sınırlı bir irade vermiş ve dünya hayatında onu imtihan etmektedir. Kendisine iman edip peygamberi vasıtasıyla gönderdiği dine sarılan, islamı yaşayan kurtuluşa ermiştir. Allah-u Teala'ya iman etmeyenleri ise çok acı bir azap beklemektedir. Allah-u Teala istese herkesi kendine iman ettirir herkesi sonsuz nimetlere kavuşturabilirdi. Ama Allahu Teala bir kısım insanların cennetlik, bir kısım insanların da cehennemlik olmasını dilemiştir. Allah-u Teala'dan kimsenin hesap sorma hakkı yoktur. Bizim vazifemiz onun rızasını kazanmaya çalışmak, onun gönderdiği Kuran-ı kerime ve peygamberininin açıkladığı islam dinine sıkı sıkı sarılmaktır. İnsanların ibadeti Allah-u Tealaya bir fayda sağlamaz, insanların onu inkar etmesi de ona bir zarar vermez. O kimseye muhtaç değildir ama herşey ona muhtaçtır. Biz Allah'a hesap sorma mevkiinde değiliz, o dilediğini yapar, biz ise ona kulluk etme mecburiyetindeyiz.

Allah-u Teala'nın rızasını kazanan müminleri ahiret hayatlarında sonsuz sürecek ve aklımızın hayalimizin almayacağı nimetler beklemektedir. Kafir olarak ölen insanları ise hiç bitmeyecek sonsuz bir azap beklemektedir. Günahkar müminler ise af da olunabilirler, günahları kadar azab da görebilirler. Kalbinde zerre kadar iman olan kişi cehennemde ebediyyen kalmayacaktır. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri ferman etti ki: "Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım." Ebu Hureyre ilaveten dedi ki: "Dilerseniz şu ayet-i kerimeyi okuyun. (Mealen): "Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak ne mükâfaatların saklandığını kimse bilemez" (Secde 17). (Buhari, Müslim, Tirmizi) Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: "Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım." (Nebe Suresi, 40) "Cehennemdekiler, cennettekilere: 'Bize biraz su akıtın veya Allah'ın size verdiği rızıktan bize de verin.' diye seslenirler. Cennettekiler de: 'Allah, bunların ikisini de kâfirlere haram kıldı.' derler. Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr ettilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz". (Araf Suresi, 50-51)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kendimizi Tanıyalım

Kendini tanımayan rabbini nasıl tanıyabilir. İnsan kendini tanımalıdır. İnsan nasıl birşeydir, özellikleri nelerdir, kendimizi yeterince tanıyor muyuz? İnsan denen harikulade varlık Allah-u Teala'nın eseridir. Kalbi körelmemiş bir insan sadece kendine bakarak bile rabbinin büyüklüğünü anlayabilir.

İnsan sadece bedeninden ibaret değildir. Biz de diğer canlılar gibi maddi bir bedene sahip olsak bile onlardan ayrılan çok yönlerimiz vardır. İnsan yeryüzünün halifesidir. Yeryüzündeki canlı ve cansız diğer şeyler insan için vardır ve insan aklıyla bunlara hükmeder. İnsanı insan yapan ruhudur. Bize ruh hakkında çok az bilgi verilmiştir. Ruh ölümsüzdür. Ölmekle insan yok olmaz, sadece ruhu bedeninden ayrılır. Ahirette ruhumuza yeniden beden verilecek ve yeniden diriltileceğiz.

İnsanda kalp vardır. Bu kalp gözle görülmez manevi bir varlıktır. Maddi kalbimizin yerinde bulunur. İnsan bir şeye kalbiyle inanır. İnsan gerçekleri kalbiyle görür. İnsanın kalbi kör ise gözüyle görse bile bir mana ifade etmez. Kalp günahlarla kararır. Allah dil ile olduğu gibi kalp ile de zikredilir. Sevgi kalpte olur.

İnsanda nefsi emmare denen bir kuvvet vardır. Bu kuvvet şiddetle kötülük yapmak ister. Nefs ahmaktır, daima kendine zararlı şeyleri ister. İnsanı meleklerden ayıran en büyük özellik nefslerinin olmasıdır. Nefs Allah'a isyan etmekten gıda alır. İnsanın dünyadaki en büyük mücadelesi kendi nefsiyledir. Nefsine hakim olan müslümanlar mücadeleyi kazanmışlardır ve Allah'ın rahmetiyle ebedi cennette kalacaklardır. Yusuf aleyhisselam peygamber olduğu halde şöyle buyurmaktadır: " Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis siddetle kötülüğü emreder " (Yusuf Suresi, 53) Nefsle mücadele etmek çok zordur. İbadet ederek, Allah-u Tealayı çokca zikrederek, ölümü çokça hazırlayarak, tamamen dünyaya dalıp gitmeden ahirete de hazırlık yaparak, haramlardan uzak durarak, islamın emrettiği şeyleri yaparak, kısaca islamı yaşayarak nefse hakim olmaya çalışırız. İslamın bazı emirleri yapmak ve bazı yasaklarından kaçınmak nefse çok ağır gelir. Cennete götürecek şeylerin pek çoğu nefse ağır gelen şeylerdir, cehenneme götürecek şeylerin pek çoğu da nefse çok tatlı gelir. Dünya imtihan dünyası, " Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. " (Şems Suresi, 9)

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri cenneti yarattığı zaman Cibril aleyhisselâm'a: "Git ona bir bak!" buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: "(Ey Rabbim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!" dedi. (Allah Teâla Hazretleri) cennetin etrafını mekruhlarla çevirdi. Sonra: "Hele git ona bir daha bak!" buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da: "Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!" dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail'e: "Git, bir de şuna bak!" buyurdu. O da gidip ona baktı ve: "İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!" dedi. Allah Teâla hazretleri de onun etrafını şehvetlerle kuşattı. Sonra da: "Git ona bir kere daha bak!" dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman: "İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!" dedi." (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dünya Hayatının Gerçeği

Dünya hayatını şu an yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız bu dünyanın ve ömür dediğimiz dünya hayatının mahiyetini biliyor muyuz? Dünya gerçekten göründüğü gibi mi? Dünya hayatını biraz tanıyalım.

"İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Hâlbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır. De ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah'dan bir rıza vardır. Allah, o kulları görür. (Al-i İmran Suresi / 14-15)

Dünya bir imtihan meydanıdır. Ahiret hayatında nerede ve ne durumda olacağımızı belirleyen kısa ve geçici hayatın yaşandığı yerdir. Asıl kalınacak sonsuz yurt ise ahirettir. Sonu gelmeyen bir zamanın yanında değil yetmiş senelik bir ömrü bir kenara bırakın, ömrümüz bin sene bile çok kısadır. Akıllı kimse kısa dünya hayatında sabırla, zorluklara katlanarak islamı yaşar ve ahirette rahat eder. Dünya denen imtihan yeri de imtihan şartlarına göre düzenlenmiştir. Dünyada insanın nefsine hoş gelecek, onu doğru yoldan saptıracak çok şey vardır. Müslüman daima uyanık olmalı, nefsine, şeytana ve şeytanlaşmış insanlara uymaktan şiddetle kaçınmalıdır. İslamdan uzak bir hayat yaşamaya sebep olan kişilerin peşinden gidenlerin halini rabbimiz bak nasıl anlatıyor: "O gün zalim kimse ellerini ısıracak: "Eyvah!" diyecek, "keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!" "Eyvah!" diyecek, "keşke falancayı dost edinmeseydim. " (Furkan Suresi, 27-28)

"Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka bir şey değildir. Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir." (Al-i İmran Suresi / 185 -186)

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın dünya hakkında söylediklerinden bazıları şunlardır: "Dünya yeşil ve tatlıdır. Allah sizi onun üzerinde halife kılmıştır. Bakalım nasıl davranacaksınız, diye bakmaktadır. Dikkat edin! Dünyadan ve kadın imtihanından sakının! Kişiyi, bildiği doğruyu söylemekten, insanlardan korkusu alıkoymasın." Ebû Saîd radıyallahu anh. (Tirmizi) "Dünya, müminin zindanı, kâfirin cennetidir." (Müslim) "Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder." (Rezin) "Tüm düşüncesi âhiret olan kimsenin, kalbini Allah zengin kılar. Onu derler, toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir." (Tirmizi) "Ben dünyayı neyleyeyim! Benim dünya ile alâkam, bir ağacın altında oturup dinlendikten sonra kalkıp orayı terkeden bir atlının bu durumu gibidir." (Tirmizi) "Dünya dönmüş gidiyor. Ahiret yönelmiş geliyor. Her birinin kendine has çocukları vardır. Siz âhiret çocuklarından olun, dünya çocuklarından olmayın! Bugün çalışma günüdür, hesap günü değil. Yarın hesap günüdür, çalışma günü değil. (Ali r.a., Buhârî)

Dünyanın geçici bir yer olduğunu, sabredip Allah' kulluk etmemizi, ebedi kalınacak asıl yurdun ahiret olduğunu anlatan ve dünya hayatını buna göre değerlendirmemiz hususunda bizi uyaran çok sayıda ayet vardır. Bunlardan birkaçı: "Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?" (En'am Suresi, 32) "Her kim peşin isterse, dünyada ona, istediğimiz kimseye, dilediğimiz kadarını peşin veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer. Kim de ahireti isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir." (İsra Suresi, 18-19) "Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesidir. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi?" (Kasas Suresi, 60) "Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah'ın vâdi, haktır. Artık sizi bu dünya hayatı aldatmasın ve şeytan da sizi Allah ile -onun affına güvendirerek- aldatmasın." (Fatir Suresi, 5) "Velhâsıl size her hangi bir şeyden verilmiş olanlar, ancak dünya hayatının geçimliğinden ibârettir ve Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bâkidir, O kimseler için ki, îman etmişlerdir ve Rab'lerine tevekkülde bulunurlar." (Şura Suresi, 36) "Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir." (Zuhruf Suresi, 33-35) "Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir." (Hadid Suresi, 20) "O gün kâfirlere şöyle denilir; 'Siz, dünyada bugüne kavuşmayı nasıl unuttuysanız, biz de bugün sizi öylece unutacağız. Yeriniz ateştir ve sizin için yardımcılardan bir kimse de yoktur.' Bunun sebebi şudur; Siz Allah'ın âyetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün onlar, ateşten çıkarılmayacaklar ve kendilerinden özür dilemeleri de kabul edilmeyecektir." (Casiye Suresi, 34-35) "Hayır, siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz da Ahireti bırakıyorsunuz." (Kıyamet Suresi, 20-21) "Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Al'a Suresi, 16-17)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dünya Metâının Mahiyeti

Dünyanın metası, parası, pulu, malı, mülkü hakkında yüzyıllar önce İmam-ı Gazali hazretlerinin söylediklerine kulak verelim:

"İnsana dünyada iki şey lâzımdır: Biri, kalbi öldürücü sebeplerden koruması ve gıdasını tedarik etmesi, diğeri de, bedenini helak edici, öldürücü şeylerden koruması ve gıdasını elde etmesidir.

Kalbin gıdası, Allahü Teâlâ'yı tanımak ve sevmektir. Çünkü, her şeyin gıdası tabiî hususiyetine uygun olur. Helakinin sebebi, Allahü Teâlâ'dan gayrı şeylerin sevgisine dalmaktır. Bedeni, kalb için korumak lâzımdır. Yoksa, beden fânidir, kalb bakidir. Hacıyı hacca götüren deve gibi, beden de kalbin binek hayvanıdır. Deve hacıya lâzımdır, hacı deveye değil. Eğer hacca giden bir kimsenin deveyi yanında bulundurması icabediyorsa, yemini, suyunu, örtüsünü Kabe'ye varıncaya kadar tedarik etmesi lâzımdır. Bundan sonra onun sıkıntısından kurtulur. Fakat deveye bakmayı ihtiyaç miktarınca yapmak lâzımdır. Yoksa, bütün zamanını ona yem vermek, onu süslemek ve onu muhafaza etmekle geçirirse, kafileden geri kalır ve helak olur. Bunun gibi, eğer insan bütün zamanını, bedenin kuvvetlenmesine ve helak olma sebeplerini ondan uzaklaştırmaya verirse, kendi saadetinden mahrum kalır.

Dünyayı sevenler, dünya işleri ile meşgul olup âhireti unutanlar; gemide bulunup, bir adaya yanaşıp kazâ-yı hacet ve taharet için dışarıya çıkanlar gibidir. Kaptan, bağırır ve der ki; «Hiç kimse fazla kalmasın. Temizlikten başka bir şeyle meşgul olmasın. Gemi hemen kalkacak». Onlar adaya dağılırlar. Akıllı olanlar, çabucak temizlenip geri dönerler. Gemiyi boş bulup daha güzel ve uygun bir yer tutup oraya otururlar. Diğer bir grup, adanın güzelliğine, acayipliğine şaşar, kalırlar. Onu seyre koyulurlar. Ondaki çiçeklere, tatlı tatlı öten bülbüllere, etraftaki süslü çakıl taşlarına bakar kalırlar. Geri dönünce, gemide rahat bir yer bulamazlar, dar ve karanlık yerde otururlar. Oranın sıkıntısını çekerler. Diğer bir grup, yalnız bakmakla kalmayıp, o süslü güzel çakıl taşlarını, çiçekleri toplarlar, beraberinde götürürler; gemide yer bulamazlar, dar bir yere sıkışır, kalırlar ve çok defa o çakıl taşlarını omuzları üzerinde taşırlar. Bir iki gün geçince o güzel renkler solar, kararır, onlardan nahoş kokular gelmeye başlar. Atacak yer bulamazlar. Pişman olurlar, onların yükünü ve sıkıntısını omuzlariyle çekerler. Bir başka grup, adanın güzelliğine şaşar ve öyle kalırlar. Gemiden uzak kalıp gemiyi kaçırırlar. Kaptanın sesini duymazlar. Adada kalırlar. Böylece bazısı açlıktan ölür. Bazısını yırtıcı hayvanlar öldürür. Birinci grup takva sahibi mü'minlere benzer, sondakiler de kâfirlere. Zira kendilerini, Allahü Teâlâ'yı ve âhireti unuttular. Bütün varlıklarını dünyaya verdiler. Ayet-i kerimede, «Âhirete nisbetle, dünya hayatını daha çok sevdiler» (Nahl: 107), buyuruldu. Aralarında bulunan iki grup, âsiler gibidir, imanın aslını korudular, fakat dünyadan el çekmediler. Bir kısmı fakirlikten pay aldı. Bir kısmı çok nimetler toplayıp, yükü ağır oldu." (Kimya-i Saadet)

Dünya malının, paranın pulun amacı hayatımızı normal bir şekilde devam ettirmek, kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gitmek değil midir? Çoğu kişi daha çok kazanmak için çırpınır durur. İhtiyaç miktarı kazanmak elbette lazımdır. Fazlası kazanılabiliyorsa kötü yolda kullanılmadığı müddetçe bundan da zarar gelmez. Allah-u Teala zekatını veren cömert zenginleri, Allah yolunda malıyla cihad eden zenginleri sever. Zenginliğin birçok kişiyi doğru yoldan çıkardığı da görülmüştür. İnsan elinde imkan yokken birçok kötülüğü yapmaya da fırsat bulamamakta, fakat eline imkan geçince de nefsine uyabilmektedir. Zenginlik çoğu zaman bir saadet kaynağı da değildir. Eğer öyle olsaydı zengin olduğunu bildiğimiz insanların en mutlu insanlar olması lazım gelirdi. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Zengin olmanın ahiretteki zorluklarından biri ise bu zenginliğin hesabını vermek ve bu yüzden cennete girecekse bile diğer müminlerden geç girmektir.

Şimdi şöyle dikkatlice bir düşünelim. Mesela 2000 liraya normal bir şekilde kendimizin ve ailemizin hayatını sürdürmek, lükse kaçmadan ihtiyaçlarımızı temin etmek mümkün olsun. Pekala bu 2000 lira ile gayet huzurlu bir hayat yaşanır. Kanaat en büyük hazinedir. Çok zengin biriyle kendini geçindirecek kadar kazanan birini karşılaştıralım. İkisi de benzer rahatlık ve yumuşaklıkta yataklarda uyuyacaklar. İkisi de birkaç tabak yemek yiyecekler ve yedikleri yemeğin lezzeti benzer olacak. İkisi de kendi eşlerinden benzer şekilde faydalanacaklar. Büyük başın derdi de büyük olur hesabı zenginin aklı çoğu zaman malıyla ilgili şeylerle meşgul olacak. O kadar parası olduğu halde bundan yeterince faydalanamama ihtimali de oldukça yüksek olacak. Dost bildiklerinden bir kısmı malında gözü olduğu için kendisiyle dost görünecekler. Zenginliğin buna benzer bir sürü menfi yönleri sayılabilir. İnsana ihtiyacı kadar mal mülk kazanç yeter. Zengin olmak o kadar da istenecek birşey değildir. Peygamberimiz buyurdular ki: "Tüm düşüncesi âhiret olan kimsenin, kalbini Allah zengin kılar. Onu derler, toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir." (Tirmizî) "İnsan yaşlanır, fakat ondaki mal tutkusu ve yaşama arzusu genç kalır." (Buhârî)

Ne kadar çok malımız mülkümüz paramız olursa olsun, eninde sonunda ölmeyecek miyiz? Zenginler de fakirler öldükleri zaman dünya malı olarak eşit hale gelecekler. Ahirete götürülecek şey mal mülk değil iman ve ihlaslı ameldir. Gerçekten akıllı bir insan yatırımını buna göre yapar. Eğer dünya malı Allah yolunda harcanmışsa o artık ahiret sermayesi olmuştur. Bir kişi parasıyla ihlaslı bir şekilde hayırlı bir şey yapsa o parayı ahiret sermayesi yapmış olur. O kişi öldükten sonra bile insanlar ve diğer canlılar onun yaptırdığı şeyden faydalansa o kişinin amel defteri kapanmaz, sevab yazılmaya devam eder.

Biz bu dünyaya daha çok kazanmak, daha zengin olmak için gelmedik. İhtiyaçlarımızı karşılarız, parayı kalbimize değil cebimize koyarız. Yemek için yaşamaz, yaşamak için yeriz. Dünyanın Allah-u Teala katında bir sinek kanadı kadar bile kıymeti yoktur. Allah-u Teala'nın kıymet vermediği birşeye bizim kıymet vermemiz hiç doğru olur mu? "Allahı ananlar ile onları dost edinenler, âlimler ve ilim talep edenler dışında, dünya ve içindekiler lânetlidir." (Tirmizî) "Allah, bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur, tıpkı birinizin, hastasına suyu yasaklaması gibi." (Tirmizi) "Kim, dünyada lüks bir hayat yaşarsa, âhirette arzu ve isteklerine perde çekilir. Kim, gözünü zenginlerin süsüne dikerse, göklerin yüce katında aşağılanır. Kim de, kendisine verilen az rızka karşı güzel bir sabır ve dayanıklılık gösterirse, Allah onu Firdevs cennetinde istediği yere yerleştirir." (Taberânî)" "İki kurdun bir bahçeye gelip yemesi ve orayı bozması, mal ve makam sevgisinin, müslüman kişinin dinine verdiği zarardan daha zararlı değildir." (Bezzâr) "İnsanin iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldurur. Bununla beraber, Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder." (Buhârî)

Yorum (yok) Yorum yaz!